Bengu
New member
UN Women da toplumsal cinsiyet rollerinin doğal ve değişmez özellikler olmadığını; toplumsal normların kadınlardan ve erkeklerden beklenen davranışları şekillendirdiğini belirtiyor. UN Women+1
Türkiye açısından bakıldığında ise toplumsal normların kadınların ücretsiz bakım ve ev işlerinde erkeklerden daha fazla sorumluluk üstlenmesine yol açabildiği belirtiliyor. UN Women ECA
Bu durum “kadınlar ilişkilere önem verir” şeklindeki basit bir cümleden çok daha karmaşıktır. Bir kadın aile ilişkilerine yoğun biçimde zaman ayırıyor olabilir çünkü toplum ve ekonomik koşullar bunu ondan bekliyor olabilir. Bir erkek kariyerine büyük önem veriyor olabilir çünkü başarılı olmanın erkeklik anlayışıyla bağlantılı olduğu bir ortamda yetişmiştir.
Üstelik bunun tersi örnekler de son derece yaygındır.
Çocuklarının bakımında aktif rol alan erkekler, kariyerini önceliklendiren kadınlar, ailesinin ekonomik yükünü üstlenen kadınlar veya güçlü sosyal ilişkiler kuran erkekler, bu kategorilerin ne kadar geçirgen olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle “denize düşen yılana sarılır” sözünü cinsiyet üzerinden yorumlarken asıl mesele, kimin yardım istediği değil, toplumun insanlara yardım istemeyi nasıl öğrettiğidir.
Yardım İstemek Başarısızlık mı, Hayatta Kalma Becerisi mi?
Modern toplumlarda özellikle bireysel başarı fikri çok güçlü. İnsanlara kendi ayakları üzerinde durmaları, kendi sorunlarını çözmeleri ve başkalarına muhtaç olmamaları öğretiliyor.
Fakat gerçek hayat her zaman bu kadar düzenli değil.
İşini kaybeden bir kişinin ailesinden yardım istemesi, öğrencinin arkadaşından destek alması, küçük bir işletmenin kriz döneminde başka işletmelerle ortaklık kurması veya bir ülkenin güvenlik krizinde başka bir ülkenin desteğine başvurması aynı temel davranışın farklı ölçeklerdeki örnekleri olabilir.
Burada atasözünün önemli bir tarafı ortaya çıkıyor: İnsan tamamen bağımsız bir varlık değildir.
Toplumlar zaten dayanışma ağları üzerine kuruludur. Aile, arkadaşlık, komşuluk, meslek örgütleri, devlet kurumları ve gönüllü kuruluşlar kriz dönemlerinde insanların tutunabileceği farklı “dallar” oluşturur.
Fakat hangi dala tutunduğumuzun sonuçları farklı olabilir.
Bazen yardım almak insanı kurtarır. Bazen yardım karşılığında ağır bir bedel ödenir. Bazen de çaresizlik nedeniyle yapılan tercih, kriz sona erdikten sonra yeni bir sorun yaratır.
Bu nedenle atasözünü yalnızca “zor durumda kalan her yolu dener” şeklinde okumak bana eksik geliyor. Asıl mesele, kriz anında seçeneklerin neden daraldığını ve insanın neden normalde kabul etmeyeceği bir seçeneğe yöneldiğini anlamaktır.
Küreselleşme “Yılanları” Çoğalttı mı?
Günümüzde bu atasözünü geçmişten farklı kılan önemli bir unsur da küreselleşme.
Eskiden bir insanın yardım isteyebileceği çevre daha çok ailesi, köyü, mahallesi veya yakın sosyal çevresiyle sınırlıydı. Bugün ise internet sayesinde dünyanın öbür ucundaki bir kişiyle, şirketle veya toplulukla iletişim kurulabiliyor.
Bu olumlu bir gelişme gibi görünse de yeni riskler de yaratıyor.
İnternette çaresiz durumda olan insanların karşısına sahte yatırım fırsatları, dolandırıcılık girişimleri, manipülatif kişiler ve güvenilir olmayan danışmanlar çıkabiliyor. Yani günümüzün “yılanı” her zaman gerçek bir yılan olmayabilir; bazen dijital bir profil, sahte bir vaat veya hızlı çözüm sunduğunu iddia eden bir kişi olabilir.
Tam da burada atasözünün modern bir yorumu ortaya çıkıyor:
Çaresizlik arttıkça eleştirel düşünme ihtiyacı da artar.
Çünkü insanın en savunmasız olduğu anlardan biri, başka seçeneği kalmadığını düşündüğü andır.
Yerel Kültürden Küresel Kültüre: Aynı İnsan, Farklı Metaforlar
Türk kültüründeki yılan, İngiliz kültüründeki saman ve Çin kültüründeki acil durumda doktora yönelme örneği bize ilginç bir şey söylüyor: Kültürler olayları farklı imgelerle anlatıyor, fakat insan davranışının bazı temel yönleri ortak kalıyor.
Amerikan ve Japon toplumlarında yakın ilişkilerin karşılaştırıldığı araştırmalarda da iki kültür arasında bazı farklılıklar bulunmakla birlikte önemli ortaklıkların da olduğu görülmüştür. Araştırmacılar, bireycilik-toplulukçuluk çerçevesinin kültürleri anlamada yararlı olduğunu, ancak Batı ve Doğu toplumlarını bütünüyle açıklayan tek başına yeterli bir model olmadığını vurgulamıştır. Sage Journals
Bence bu nokta atasözleri açısından da oldukça önemli.
Bir atasözünü başka bir dile çevirdiğimizde kelimeleri çevirebiliriz; fakat onun arkasındaki toplumsal deneyimi anlamak için daha fazlasına ihtiyaç vardır.
“Yılan” Türk kültüründe tehlike ve zorunluluk çağrışımı yapabilir. “Saman çöpü” İngilizce ifadede zayıf ve yetersiz bir kurtuluş ihtimalini öne çıkarır. Farklı imgeler, aynı insanlık durumunun başka pencerelerinden bakmamızı sağlar.
“Denize Düşen Yılana Sarılır” Her Durumda Geçerli mi?
Hayır. Atasözlerinin amacı bilimsel bir yasa ortaya koymak değildir.
Bu söz, belirli bir insan davranışını güçlü bir metaforla anlatır. Her çaresiz insan yanlış kişiye başvurmaz, her kriz insanı mantıksız davranmaya itmez ve her yardım ilişkisi olumsuz sonuçlanmaz.
Hatta bazen insanın zor durumda olması, daha önce fark etmediği dayanışma kaynaklarını keşfetmesine yol açabilir.
Burada önemli olan, “çaresizlik” ile “düşünmeden hareket etmek” arasındaki farkı görebilmektir.
Kriz sırasında hızlı karar vermek gerekebilir. Fakat hızlı karar vermek ile kötü karar vermek aynı şey değildir.
Sonuç: Yılan Bazen Kurtarıcı, Bazen Yeni Bir Tehlikedir
“Denize düşen yılana sarılır” atasözü, ilk bakışta yalnızca çaresizliği anlatan kısa bir halk sözü gibi görünüyor. Oysa biraz yakından bakıldığında insan psikolojisi, toplumsal ilişkiler, kültürel farklılıklar, toplumsal cinsiyet rolleri, dayanışma ve kriz yönetimi gibi pek çok konuyla bağlantılı olduğu görülüyor.
Türkçedeki yılan, İngilizcedeki saman çöpü veya Çin kültüründeki acil durumda rastgele doktora başvurma fikri farklı metaforlar olsa da aynı temel düşünceyi paylaşıyor: İnsan sıkıştığında seçeneklerini genişletmeye ve bir çıkış yolu bulmaya çalışır.
Ancak atasözünün bence en düşündürücü tarafı başka yerde.
İnsan gerçekten denize düştüğünde yılanı mı seçiyor, yoksa çevresinde tutunabileceği güvenli bir dal olmadığı için mi yılana sarılıyor?
Bir toplum insanlarına kriz zamanlarında güvenli yardım mekanizmaları sağlayabiliyorsa, belki de insanların “yılanlara” sarılma ihtiyacı azalır. Aile dayanışması, sosyal güvenlik, güvenilir kurumlar, ekonomik destek mekanizmaları ve güçlü toplumsal bağlar bu nedenle yalnızca sosyal kavramlar değil, kriz anlarında insanların hayatını etkileyen somut yapılardır.
Belki de atasözünü bugün kendimize şu sorularla yeniden sormak gerekiyor:
Zor durumda kaldığımızda neden ilk olarak kimden yardım istiyoruz?
Bize yardım eden kişinin gerçekten güvenilir olduğunu nasıl anlıyoruz?
Çaresizlik, doğru ile yanlış arasındaki sınırı ne kadar değiştiriyor?
Bir insanın yardım istemesi zayıflık mı, yoksa toplumsal hayatın doğal bir parçası mı?
Ve belki en önemlisi:
İnsanların yılana sarılmak zorunda kalmadığı bir toplum nasıl kurulabilir?
Çünkü atasözünün anlattığı insanlık hali evrensel olabilir; fakat insanların kriz anında karşılaşacağı seçenekleri belirleyen şey büyük ölçüde içinde yaşadıkları toplumdur.
Türkiye açısından bakıldığında ise toplumsal normların kadınların ücretsiz bakım ve ev işlerinde erkeklerden daha fazla sorumluluk üstlenmesine yol açabildiği belirtiliyor. UN Women ECA
Bu durum “kadınlar ilişkilere önem verir” şeklindeki basit bir cümleden çok daha karmaşıktır. Bir kadın aile ilişkilerine yoğun biçimde zaman ayırıyor olabilir çünkü toplum ve ekonomik koşullar bunu ondan bekliyor olabilir. Bir erkek kariyerine büyük önem veriyor olabilir çünkü başarılı olmanın erkeklik anlayışıyla bağlantılı olduğu bir ortamda yetişmiştir.
Üstelik bunun tersi örnekler de son derece yaygındır.
Çocuklarının bakımında aktif rol alan erkekler, kariyerini önceliklendiren kadınlar, ailesinin ekonomik yükünü üstlenen kadınlar veya güçlü sosyal ilişkiler kuran erkekler, bu kategorilerin ne kadar geçirgen olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle “denize düşen yılana sarılır” sözünü cinsiyet üzerinden yorumlarken asıl mesele, kimin yardım istediği değil, toplumun insanlara yardım istemeyi nasıl öğrettiğidir.
Yardım İstemek Başarısızlık mı, Hayatta Kalma Becerisi mi?
Modern toplumlarda özellikle bireysel başarı fikri çok güçlü. İnsanlara kendi ayakları üzerinde durmaları, kendi sorunlarını çözmeleri ve başkalarına muhtaç olmamaları öğretiliyor.
Fakat gerçek hayat her zaman bu kadar düzenli değil.
İşini kaybeden bir kişinin ailesinden yardım istemesi, öğrencinin arkadaşından destek alması, küçük bir işletmenin kriz döneminde başka işletmelerle ortaklık kurması veya bir ülkenin güvenlik krizinde başka bir ülkenin desteğine başvurması aynı temel davranışın farklı ölçeklerdeki örnekleri olabilir.
Burada atasözünün önemli bir tarafı ortaya çıkıyor: İnsan tamamen bağımsız bir varlık değildir.
Toplumlar zaten dayanışma ağları üzerine kuruludur. Aile, arkadaşlık, komşuluk, meslek örgütleri, devlet kurumları ve gönüllü kuruluşlar kriz dönemlerinde insanların tutunabileceği farklı “dallar” oluşturur.
Fakat hangi dala tutunduğumuzun sonuçları farklı olabilir.
Bazen yardım almak insanı kurtarır. Bazen yardım karşılığında ağır bir bedel ödenir. Bazen de çaresizlik nedeniyle yapılan tercih, kriz sona erdikten sonra yeni bir sorun yaratır.
Bu nedenle atasözünü yalnızca “zor durumda kalan her yolu dener” şeklinde okumak bana eksik geliyor. Asıl mesele, kriz anında seçeneklerin neden daraldığını ve insanın neden normalde kabul etmeyeceği bir seçeneğe yöneldiğini anlamaktır.
Küreselleşme “Yılanları” Çoğalttı mı?
Günümüzde bu atasözünü geçmişten farklı kılan önemli bir unsur da küreselleşme.
Eskiden bir insanın yardım isteyebileceği çevre daha çok ailesi, köyü, mahallesi veya yakın sosyal çevresiyle sınırlıydı. Bugün ise internet sayesinde dünyanın öbür ucundaki bir kişiyle, şirketle veya toplulukla iletişim kurulabiliyor.
Bu olumlu bir gelişme gibi görünse de yeni riskler de yaratıyor.
İnternette çaresiz durumda olan insanların karşısına sahte yatırım fırsatları, dolandırıcılık girişimleri, manipülatif kişiler ve güvenilir olmayan danışmanlar çıkabiliyor. Yani günümüzün “yılanı” her zaman gerçek bir yılan olmayabilir; bazen dijital bir profil, sahte bir vaat veya hızlı çözüm sunduğunu iddia eden bir kişi olabilir.
Tam da burada atasözünün modern bir yorumu ortaya çıkıyor:
Çaresizlik arttıkça eleştirel düşünme ihtiyacı da artar.
Çünkü insanın en savunmasız olduğu anlardan biri, başka seçeneği kalmadığını düşündüğü andır.
Yerel Kültürden Küresel Kültüre: Aynı İnsan, Farklı Metaforlar
Türk kültüründeki yılan, İngiliz kültüründeki saman ve Çin kültüründeki acil durumda doktora yönelme örneği bize ilginç bir şey söylüyor: Kültürler olayları farklı imgelerle anlatıyor, fakat insan davranışının bazı temel yönleri ortak kalıyor.
Amerikan ve Japon toplumlarında yakın ilişkilerin karşılaştırıldığı araştırmalarda da iki kültür arasında bazı farklılıklar bulunmakla birlikte önemli ortaklıkların da olduğu görülmüştür. Araştırmacılar, bireycilik-toplulukçuluk çerçevesinin kültürleri anlamada yararlı olduğunu, ancak Batı ve Doğu toplumlarını bütünüyle açıklayan tek başına yeterli bir model olmadığını vurgulamıştır. Sage Journals
Bence bu nokta atasözleri açısından da oldukça önemli.
Bir atasözünü başka bir dile çevirdiğimizde kelimeleri çevirebiliriz; fakat onun arkasındaki toplumsal deneyimi anlamak için daha fazlasına ihtiyaç vardır.
“Yılan” Türk kültüründe tehlike ve zorunluluk çağrışımı yapabilir. “Saman çöpü” İngilizce ifadede zayıf ve yetersiz bir kurtuluş ihtimalini öne çıkarır. Farklı imgeler, aynı insanlık durumunun başka pencerelerinden bakmamızı sağlar.
“Denize Düşen Yılana Sarılır” Her Durumda Geçerli mi?
Hayır. Atasözlerinin amacı bilimsel bir yasa ortaya koymak değildir.
Bu söz, belirli bir insan davranışını güçlü bir metaforla anlatır. Her çaresiz insan yanlış kişiye başvurmaz, her kriz insanı mantıksız davranmaya itmez ve her yardım ilişkisi olumsuz sonuçlanmaz.
Hatta bazen insanın zor durumda olması, daha önce fark etmediği dayanışma kaynaklarını keşfetmesine yol açabilir.
Burada önemli olan, “çaresizlik” ile “düşünmeden hareket etmek” arasındaki farkı görebilmektir.
Kriz sırasında hızlı karar vermek gerekebilir. Fakat hızlı karar vermek ile kötü karar vermek aynı şey değildir.
Sonuç: Yılan Bazen Kurtarıcı, Bazen Yeni Bir Tehlikedir
“Denize düşen yılana sarılır” atasözü, ilk bakışta yalnızca çaresizliği anlatan kısa bir halk sözü gibi görünüyor. Oysa biraz yakından bakıldığında insan psikolojisi, toplumsal ilişkiler, kültürel farklılıklar, toplumsal cinsiyet rolleri, dayanışma ve kriz yönetimi gibi pek çok konuyla bağlantılı olduğu görülüyor.
Türkçedeki yılan, İngilizcedeki saman çöpü veya Çin kültüründeki acil durumda rastgele doktora başvurma fikri farklı metaforlar olsa da aynı temel düşünceyi paylaşıyor: İnsan sıkıştığında seçeneklerini genişletmeye ve bir çıkış yolu bulmaya çalışır.
Ancak atasözünün bence en düşündürücü tarafı başka yerde.
İnsan gerçekten denize düştüğünde yılanı mı seçiyor, yoksa çevresinde tutunabileceği güvenli bir dal olmadığı için mi yılana sarılıyor?
Bir toplum insanlarına kriz zamanlarında güvenli yardım mekanizmaları sağlayabiliyorsa, belki de insanların “yılanlara” sarılma ihtiyacı azalır. Aile dayanışması, sosyal güvenlik, güvenilir kurumlar, ekonomik destek mekanizmaları ve güçlü toplumsal bağlar bu nedenle yalnızca sosyal kavramlar değil, kriz anlarında insanların hayatını etkileyen somut yapılardır.
Belki de atasözünü bugün kendimize şu sorularla yeniden sormak gerekiyor:
Zor durumda kaldığımızda neden ilk olarak kimden yardım istiyoruz?
Bize yardım eden kişinin gerçekten güvenilir olduğunu nasıl anlıyoruz?
Çaresizlik, doğru ile yanlış arasındaki sınırı ne kadar değiştiriyor?
Bir insanın yardım istemesi zayıflık mı, yoksa toplumsal hayatın doğal bir parçası mı?
Ve belki en önemlisi:
İnsanların yılana sarılmak zorunda kalmadığı bir toplum nasıl kurulabilir?
Çünkü atasözünün anlattığı insanlık hali evrensel olabilir; fakat insanların kriz anında karşılaşacağı seçenekleri belirleyen şey büyük ölçüde içinde yaşadıkları toplumdur.